Saatlerdir aynı koltukta başı arkaya yaslı oturuyordu. Gözleri, bunaltıcı Ağustos akşamlarında imdada yetişen rüzgarın, salladığı perdede. Hava kararıyordu. Dışarıda oynayan çocukların sesleri geliyordu açık pencereden. Oda içindeki son ışık, karanlığa teslim oluyordu.
Başını çevirdi. Gözleri, odadaki eşyalar üzerinde gezinmeye başladı. Taşınırken ne büyük hevesle almıştı, aylardır açmadığı 32 inç televizyonunu. Yüksek tavanlı, büyük pencereli, geniş bir ev istiyordu. Bu yüzden Kuyubaşı’ndaki evi görünce kararını hemen vermişti, başka bir ev bakmamıştı. Evin odaları o kadar aydınlıktı ki apartmanın 30 yıllık olmasını bile önemsememişti. Önce Cezanne yeşili bir koltuk almıştı kendine, sonra tam karşısına bir TV ünitesi. Uzun zamandır biriktirdiği filmleri beraber izlemek için rahat bir ortam oluşturmuştu ama bir tane bile izleyememişlerdi.
Derin bir nefes alıp, bütünleştiği koltuktan kalktı. Mutfağa doğru yürüdü. Holden geçerken ayağı duvara dayalı caddebostan sandalyesine takıldı. Sandalye devrildi. Sandalyeyi alalı 2 aydan fazla olmuştu ama bir kez olsun açıp bakmamıştı. Eskiden olsa açar, dikişlerini kontrol eder, üzerine oturur sağlamlığına bakardı ama uzun zamandır içinden hiç bir şey yapmak gelmiyordu.
Mutfağa girdiğinde lavabo üzerine ardı ardına dizili kirli bardakları gördü. Son zamanlarda mutfakta sadece cezveyi, su ısıtıcısını ve bardakları kullanıyordu. Yemekle arası açılmıştı, eski iştahından eser yoktu. İşe güce vermişti kendini. İş arasında içtiği çaylarla kahvelerle geçiriyordu artık günleri. Kilo da vermişti. İçine giremediği pantolonlarını yeniden kullanmaya başlamıştı ama bu bile onu mutlu etmiyordu. Sahi ne kadar olmuştu içinden gelerek gülmeyeli…
Musluğu açtı, ellerini suyun içinde gezdirmeye başladı. Kirli bardaklar arasından cezveyi aldı. Bulaşık süngerine damlattığı bir damla deterjan ile cezveyi ovmaya başladı. Gözleri doldu. Bir taraftan cezveyi duruluyor, bir taraftan tişörtünün koluyla gözyaşlarını siliyordu. Elinde cezve, yere çöktü. Artık kendine gelmesi gerekiyordu. Böylesi daha iyiydi, hem onun için hem de kendisi için. Zaten bitmeseydi daha sonra kesin bitecekti. Bir sonu yoktu bu ilişkinin. Ne lüzumu vardı ki uzatmaya. Yok yok, iyi oldu böyle. Her ilişkiden sonra insan üzülür zaten. Evet, üzülür. Bu çok normal. Islak tişört koluyla tekrar gözlerini silip ayağa kalktı. En küçük ocağı yakıp cezveyi üzerine koydu. Bir kupa dolusu su ve üç kaşık kahve ekledi. Kahveyi artık şekersiz ve duble içiyordu. Altını kıstı, sırtını duvara yaslayıp beklemeye başladı.
Ayrılık fikri uzun zamandır aklındaydı. Zaten Zeynep’in arkadaşları da onları birbirlerine yakıştırmıyordu. Emre için kendisinden çok fazla ödün verdiğini düşünüyorlardı. Yavaş yavaş o da görmeye başlamıştı ama bir türlü adım atamıyordu işte. Bir şey ona engel oluyordu. Çok fazla zaman geçirmişlerdi, beraber çok yol yapmışlardı. Kolay değildi.
Beraber Çıralı’ya gittiklerinde, ilk defa birbirlerine karşı çok yakın hissetmişlerdi. Aradaki duvarlar tamamen kalkmıştı. Zeynep’in bir beklentisi yoktu aslında bu ilişkiden; ceketini alıp çıkacakmış gibi yaşıyordu. Bağlanmak da istemiyordu. Bu yakınlaşma ikisini de korkuttu. Döndüklerinde aynı duvar tekrar örüldü. Önce Emre ara verelim dedi; sonra Zeynep ara vermeyelim, bitirelim. Beraber karar vermişlerdi ayrılmaya. Hazır olduğunu zannediyordu Zeynep; hatta ilk bir kaç gün keyfi çok yerindeydi. Kendini hafiflemiş hissediyordu. Emre’de kalan bir kaç eşyasını almaya gittiğinde Emre’nin ağlaması ve “Böyle olsun istememiştim” demesiyle düştü gardı. Böyle olmasını o da istememişti ama olmuştu.
Gözü, devrilmiş caddebostan sandalyesine takıldı. Taşıma askısından tutup yatak odasına doğru ilerledi. Çıkarıp, açtı. Gardırobun aynalı yüzüne karşı yerleştirdi. Haki renkli sandalye sağlam görünüyordu. Yeniden mutfağa döndü. Köpüğü kaçan, fazla kaynamış kahvesini raftan aldığı bardağa boşalttı. Yatak odasının yolunu tuttu yeniden. Sandalyeye oturdu, sağını solunu, dikişlerini kontrol etti. Bir problemi yok gibi görünüyor, dedi içinden.
Başını kaldırdığında aynada yeni Zeynep’le göz göze geldi. Kaşını, gözünü, saçını yeniden keşfetti. Bir yerden tanıdıktı bu yüz ama çıkaramıyordu. Teni solmuş, göz altları morarmış, köprücük kemikleri derisinden fırlamıştı. Gülmeye çalıştı, dudakları kımıldamadı. Ağzını açtı, “Zeynepcim, Kendine Gel Artık” demeye çalıştı. Sesi yeni uyanmış gibi çatallı çıktı. İki gündür ilk kez konuşuyordu. Arkasına yaslandı, kahvesinden bir yudum aldı. Merhaba Yalnızlık dedi.
Bu hikayede kullandığım isimler uydurma, olaylar ise yıllardır dinlediğim hayatlardan derleme.
Bu yazıyı beğendiyseniz Yanındakiyle Yaşlanır, Aklındakiyle Ölürsün yazımı da okumanızı tavsiye ederim:)

1 Yorum
Susarak unutmayi,
Yasayarak alismayi,
Guvenerek aldanmayi,
Severek kaybetmeyi,
Ogrenmis bir insan icin,
Yalnizlik dert degil
SADECE ZEVKTİR