HARABE
Hava buz gibiydi. Bir çok kültürün harman olduğu platoda, şimdi kışın sert rüzgarı hüküm sürüyordu. Ağzındaki sıcak nefesi ellerinin arasına bıraktı. Boynunda asılı, babasından yadigar sovyet yapımı fotoğraf makinesini kavradı. Başını yukarı kaldırdı. Vizörden kilisenin yıkılmış tavanına odaklandı. Deklanşöre bastı, çıt sesi kilise içinde yankılandı. Gözleri kilisenin duvarlarında gezindi. Pozu sardı. Yaşadığı şehirden kilometrelerce uzakta, Ermenistan sınırında, sessizliğin ortasında… Yıkılmış tavanın ardında akan bulutları izlemeye devam etti.

Neredesin, her yerde seni arıyoruz, sesiyle irkildi. Arkasına döndüğünde Ceren’in muzip bir gülümsemeyle kendisine doğru yaklaştığını gördü. Gülümsedi, sobelendim, dedi. Hava iyice soğudu, akşam oluyor, hadi dönelim artık, dedi Ceren. Tamam anlamında başını salladı. Kilisenin batı kapısından çıkıp beraber yürümeye başladılar.

Ceren, Bahar’ın bir kaç adım önünden, söylene söylene yürüyordu. Buraya üçüncü gelişin hala bu kadar oyalanacak ne buluyorsun anlamıyorum, dedi Ceren. Bahar gülümsedi, bilmem, her gelişimde farklı sanki, dedi. Ceren’i yetişmek için adımlarını hızlandırdı.
Giriş kapısına bir an önce varmak için kestirmeden, yıkıntıların arasında ilerliyorlardı. Bahar, oyun parkından zamansız ayrılan çocuk gibi sağına soluna bakarak, ayaklarını sürüye sürüye Ceren’i takip ediyordu. Gözü sağ botunun çözülen bağcığına kaydı. Durdu, derin bir nefes aldı, çömeldi. Çözülen bağcığı bağladı. Gözlerini kıstı, etrafı süzmeye başladı. Çin’den, Hindistan’dan, İran’dan, Kafkasya’dan porselen, ipek, çay, baharat taşıyan develer buradan geçmişlerdi; bilmediği dillerde konuşan insanlar burada yaşamışlardı. Şimdi ise virane… Ne yazık!
Ayağının yanındaki biçimsiz siyah taş gözüne ilişti, uzandı, eline alıp kaldırdı. Göründüğünden daha hafifti. Ceren de durmuş onu izliyordu; ne yapacaksın o taşı, diye sordu. Bahar gülümsedi, birisine hediye edeceğim, dedi. Kimmiş o birisi, dedi Ceren. Bahar’ın cevap vermesini beklemeden gözlerini devirdi, delirdin mi, dedi. Bahar omuzlarını silkti, taşı havaya atıp tutarak yürümeye başladı.
HASTANE
Bundan bir kaç ay önceydi. İşteki yoğunluktan, stresten cildinde çıkan sivilceler için tedavi görüyordu. Dermotoloji randevusuna 2 gün kalmıştı ama mesai yüzünden bir türlü muayene sırasında kullanılacak kan tahlilini verememişti. Aldığı son randevuyu da kaçırınca yeni bir randevu almak için hastanenin websitesini açtı. Gözlerine inanamadı, hastane akşam polikliniği açmıştı. Mesai yapsa bile yetişebileceği saatlerde tahlil vermeye gidebilirdi. Hem hastane de yakındı, yürüyerek gider, nefes alırdı. Akşam 20:00’ye bir randevu oluşturup kahve almak için şirketin mutfağına geçti.

İyi akşamlar Bahar, dedi takım arkadaşı. Kafasını kaldırdı, iyi akşamlar dedi. Saate baktı, 19:00’u geçiyordu. Yine çalışmaya dalmıştı. Yavaş yavaş hazırlanıyım, bu randevuyu da kaçırmayayım, dedi. Ajandasına yarın için notlarını aldı. Koltuğuna yaslanıp unuttuğu bir şey var mı diye düşündü. Bilgisayarını kapatıp çantasına yerleştirdi. Montunu giydi. Kartını basıp kapıdan çıktı, asansörlere doğru ilerledi.
Homurdanarak yürüyordu. Nefret ediyordu, hastanelerden, doktorlardan, iğnelerden… Artık 30 yaşındaydı ama hala her iğne gördüğünde kalbi güm güm atıyordu. Kan alacak hemşire ile pazarlığa girişiyor, serum takılacağı zaman gözleri doluyordu. Nefret ediyorum dedi, sessizce.
Dışarıda hava serindi, rüzgarlıydı. Aklı toplantıya takılmıştı. Her zamanki gibi o an söylemesi gereken cümleler şimdi aklına geliyordu. Hiç bir zaman hazır cevap bir insan olamadı.

Kafasını kaldırdı, hastanenin neon ışıklı tabelasını gördü. Yolun nasıl geçtiğini anlamamıştı. Sırtında bir ürperti hissetti, nefret ediyorum, dedi yine. Hastanenin kapısından girdi, polikliniğe doğru ilerledi. İlk defa bu saatte muayene için hastaneye geliyordu.Hastane akşam saatlerinde daha da korkunç oluyormuş, diye geçirdi içinden. Doktorun odasına doğru ilerledi. Kapıyı çaldı, açtı. Uzun zamandır görmediği sıcaklıkta bir gülüş merhaba dedi. Gözlerini doktora dikip kapıda kalakaldı. Buyrun dedi doktor, masanının önündeki koltuğu gösterdi. Bahar koltuğa doğru ilerledi, oturdu. Nedir şikayetiniz, dedi Doktor. Bahar gözlerini doktorun yüzüne dikmiş öylece bakıyordu. Bu yüz çok tanıdıktı ama ilk kez görüyordu. Bir an kendine gelip, bir şikayeti olmadığını, cilt tedavisi için aylık yapılması gereken rutin tahlillerden bahsetti. Doktor önceki tahlillerine baktı, aynılarını yazdı.
Uzun zamandır birinin enerjisi Bahar’a iyi gelmişti. Gitmemek için aklına gelen sağlıkla ile ilgili tüm soruları ardı ardına sormaya başladı. Doktor da tatmin edici cevaplarla Bahar’ı susturmayı başardı. Bahar’ın artık soracak sorusu kalmamıştı. Tahlillerin üzerinden geçmek için ertesi gün geleceğini söyledi, iyi akşamlar diledi ve odadan çıktı.
Ağzı, dudakları özgürlüğü ilan etmişti; laboratuvara doğru yürürken sürekli gülüyordu. Kan verme koltuğuna oturdu. Hemşire iğnenin poşetini yırttı, dirseğin üstünden lastiki bağladı. Bahar gülüyordu. Şimdi elinizi yumruk yapın dedi. Bahar peki dedi, gülmeye devam etti. İğne usul usul damarına girdi, tüp kan dolmaya başladı. Hemşire lastiği çözdü, elinizi açın dedi. Pamukla bastırıp yara bandı yapıştırdı. Bahar gülümsüyordu. Geçmiş olsun, dedi hemşire, sonuçları 1 saat içinde alırsınız. Bahar peki, dedi. Eve giderken o an neler olduğuna anlam veremedi. Komik bir haldeydi, sürekli gülmesi normal miydi? Sahi ne oluyordu!
Ertesi gün kalkar kalkmaz tahlil sonuçlarına baktı, her şey yolundaydı ama doktorun fikrini almak için sabırsızlanıyordu. Aynaya baktı “asıl sana günaydın Bahar Hanım”, dedi kendisine. Üzerini giyinip çıktı. Köşebaşındaki fırına kadar yürüdü. Sesini kalınlaştırarak, Öhöööm Öhöööm, Fikri Bey, Fikri Bey salmışsınız yine mis gibi simit kokusunu mahalleye, suçtur bu efendim, dedi Bahar. Arkası dönük, bıyık altı gülümsedi Fikri Usta. Gördün mü Ayşe Hanım, senin hayırsız fırının yolunu hatırlamış sonunda, dedi eşine dönüp. Aşk olsun, dedi Bahar, biliyorsunuz bu aralar işler yoğun, erkenden şirkette oluyorum. Hem ilk fırsatta geldim bakın. Bahar gözleriyle tezgahı taradı, kalmadı mı tahinli, diye sordu. Ayşe Hanım gülümsedi, daha çıkmadılar fırından, otur bir çay iç tahin canavarı, dedi. Bahar çantasını bir sandalyeye kendini diğer sandalyeye bıraktı. Hayırdır, yüzünde güller açıyor cadı, dedi Fikri Usta. Bahar, kocaman bir gülümsemeyle “hayır hayır” dedi, çayından bir yudum aldı.
Şirkette akşamı zor etti. Saat 18:00’i vurunca sıkışmış yay gibi fırladı koltuğundan. Nereye gidiyorsun koşar adım, dedi iş arkadaşı, Ayça. Bahar, tahlil sonuçlarımı alacağım, hastaneye gidiyorum, dedi. Binadan çıktı. Boğazı kurumuştu heyecandan. Yolda bir markete uğrayıp su ve çikolata aldı. Suyu açıp içti, çikolatayı da çantasına attı.
Hastaneye vardığında kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Adımları yavaşladı. Doktorun odasının önüne geldi. Derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı. Gelin, dedi içerdeki ses. Bahar kapıyı açtı, gülümsedi, iyi akşamlar Doktor Bey, dedi. Aaa, hoş geldiniz dedi, doktor. Hadi hemen tahlillerinize bakalım, diye ekledi.
Doktor, önünceki bilgisayarda ilgili ekranları açıp detaylıca anlatmaya başladı. Bahar ilk defa bir tahlil sonucunu bu kadar iyi anlıyordu. Kolestrol biraz yükselmiş, dedi doktor. Bahar utandı; işler çok stresli, abur cuburu abarttım birazcık, ondan oldu sanırım, dedi. Doktorun onaylamayan bakışlarına karşılık, ne yani siz hiç çikolata yemiyor musunuz, diye sordu Bahar. Doktor gülerek, Bizim zamanımızda abur cubur yoktu, biber kemirirdik, dedi. Bahar şaşırdı. Çantasını açıp aldığı çikolatayı masaya koyup, bu sizin olsun o zaman, dedi gülerek.
Her ay tahlil vermek ve sonucunu almak için gün saydı. Ne olduğunu bilmiyordu ama doktora karşı inanılmaz bir merak duyuyordu.
ŞARAP
Otelden içeri girdiklerinde soğuktan donmuşlardı. Nerde kaldınız kızlar, diye sordu otel müdürü Erdal Bey. Hasan iki tane sade kahve getir kızlara diye ekledi. Ceren bir taraftan ısınmak için ellerini birbirine sürterken bir taraftan da ters ters Bahar’a bakıyordu. Nerede kalacağız Erdal Abi! Ani Harabelerini tavaf ettik Bahar sayesinde, dedi. Bahar sırıtarak, Abartıyor Erdal Abi, dedi.
Hasan kahveleri getirip masanın üzerine bıraktı. Neyse kahvelerinizi için, ısının, dedi Erdal Bey. Hah! Unutmadan. Sevilay Hanım aradı. İstanbul’a dönmeden Bahar beni görmeye gelsin dedi, diye ekledi. Bahar, evet evet uğrayacağım, aklımda, dedi. Fincanı ellerinin arasına alıp resepsiyonun penceresinden dışarıyı seyretmeye başladı.

Kahve sonrası üzerini değiştirmek için odasına çıktı. Çantasını açıp hiç bir şeye benzemeyen taşı çıkarıp masanın üzerine koydu. Karaydı, şekilsizdi ve çirkindi. Gülümsedi. Çok değerliydi. Yeniden çantasına koydu. Atkısını boynuna dolayıp otelden çıktı, Şehir Kulübünün yolunu tuttu.
İçeri girdiğinde sarı sıcak atmosfer etrafını sardı. Sevilay Hanım arkası dönük çalışanlara bir şeyler anlatıyordu. Kapının sesini duyunca döndü, Bahar’ı gördü. Gülümsedi. Neredesin sen bakıyım, beni görmeden gideceksin sandım, dedi. Olur mu öyle şey Sevilay Ablacım, dedi Bahar, sarıldılar. Sen cam kenarındaki koltuklara geç, ben birazdan yanına geleceğim, dedi Sevilay Hanım. Çok güzel bir Gürcü şarabı var, birer kadeh içeriz değil mi, diye ekledi. Bahar gülümsedi, harika olur, dedi. İçeri geçip kendini camın karşısındaki koltuğa bıraktı. Şehir Kulübü, sakindi, sıcaktı, güzle bir müzik çalıyordu.
Elinde iki kadeh şarap ile Sevilay Hanım geldi, Bahar’ın yanına oturdu. Neydi bana anlatacağın, diye sordu. Bahar, çantasından taşı çıkartarak, Sevilay Hanım’a uzattı. Bir mektup yazacağım, taşa sarıp birisine vereceğim ama … Sevilay Hanım, parmaklarıyla burnunun üzerine düşen gözlüğünü yukarı ittirdi, önce taşa sonra Bahar’a baktı. Kazancakis Zorba kitabında ne der biliyor musun Bahar’cım! “Dünyayı bugünkü durumuna getiren yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan, avara et ve korkma! Tanrı baş şeytandan çok yarım şeytandan iğrenir.” Bahar’ın cevabını beklemeden kadehini masanın üzerine koydu ve odadan çıktı. Bir kaç dakika sonra elinde saman kağıtlar, kalemle ve şarap şişesiyle geri geldi. Al bunları, git yazmaya başla. Şarabı da al, kalemine cesaret versin, dedi Sevilay Hanım. Bahar gülümsedi. Taşı, kağıtları, kalemi ve şarabı çantasına koyup Şehir Kulübünden ayrıldı.
MEKTUP
Otele geldiğinde saat 00:00’i geçiyordu. Asansörün çağır tuşuna bastı ama gelmesini beklemeden merdivenlerden tırmanmaya başladı. Odasına girdi, ışığı açtı. Üzerini çıkarıp yatağın üzerine bıraktı. Çantasını açtı. Masaya taşı koydu. Kadehi, şarap şişesini koydu. Bahar masaya kağıtları, mektubu yazacağı kalemi koydu. Güldü, masa da masaymış ha, dedi. Kadehin bir yudum alıp karalamaya başladı.
“Ben iki kelimeyi bir araya getiremedim, onun yerine bir taş getirdim Kaf Dağı’nın eteklerinden. Belki bir kervansarayın duvarından kopmuş, belki bir arnavut kaldırımlı yolun döşemesi olmuş, belki sallanan masayı dengelemiş veya kritik bir anda gürbüz bir savaşçının ayağına takılıp savaşın seyrini değiştirmiş. Kara, biçimsiz, alelade ama değersiz değil; değil çünkü kuramadığım cümlelerin anlamını, cevabını aradığım soruların merakını yükledim ona.
Dili farklı, iklimi ayrı, kültürü renkli coğrafyaları keşfe çıkıyorum yakında… Aklımda sorular… Kimsin sen? Neredesin? En sevdiğin mevsim hangisi? Çayı demli mi içersin mesela, kahveyi şekersiz…
Çocukken abur cubur yerine kemirdiğin biberden fazlasını öğrenmek istiyorum. Anlatmak istersen sen de kendince bir yol bul. Ben dinlerim.”

HEDİYE
Bilgisayarının kapağını kapatıp arkasına yaslandı. Kars’tan gece uçağıyla geldiği için uykusunu alamamıştı. Ayağa kalktı. Ben çıkıyorum Ayça, beni soran olursa hastaneye gittiğimi söylersin, dedi. Ayça gülümseyerek başını salladı. Çantasını açıp kargacık burgacık paketi kontrol etti.
Kartını basıp kapıdan çıktı. Gelen asansöre bindi. Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir Baharcım! Yarım işler, dedi fısıldayarak. Başını kaldırıp aynada kendisine baktı. Sonuna kadar git, korkma, dedi.
Göz açıp kapayıncaya kadar hastaneye varmıştı. Her defasında daha da kısalıyordu yollar. Aşina olduğu basamaklardan yavaş yavaş çıktı. Kapının önüne geldi. Kapıyı çalmak için elini kaldırdı. Aaa siz mi geldiniz, dedi tanıdık bir ses. Bahar arkasına döndüğünde her zamanki sıcak gülümsemeyle karşılaştı. Hadi odaya geçelim, dedi Doktor. Önde doktor, arkada Bahar odaya girdiler.
Ne güzel gezdiniz Bahar Hanım, dedi doktor. Her gittiğiniz yeri böyle araştırır mısınız? diye ekledi. Bahar utandı, heyecanlanmıştı. Gideceğim yerler için aylar öncesinden çalışmaya başlıyorum. Olur da bir daha gidemezsem diye her yeri görmeye çalışıyorum. Mesela, yakın zamanda uzun bir Kafkasya gezisi yapacağım. Onun çalışmaları 2 aya yakın sürdü, diye anlattı Bahar. Sessizlikten yararlanarak, size Kars’tan bir hediye getirdim, dedi. Çantasını açıp küçük paketi masanın üzerine bıraktı. Doktor gülümseyip, Neden zahmet ettiniz, dedi, pakete doğru uzandı. Bahar elini paketin üzerine koyup, ben gittikten sonra açın, dedi. Doktor, Peki, dedi.
Bahar ayağa kalkıp, umarım yine görüşürüz, dedi. Önümüzdeki ay görüşürüz, dedi doktor.

Bahar, hastanenin kapısından çıktığında derin bir nefes aldı. Arabasını hastanenin karşısına park eden Ceren’e doğru yürüdü. Kapıyı açıp ön koltuğa oturdu. Ceren’in merak dolu gözlerine bakıp, ben elimden geleni yaptım, dedi.
Olaylar, kişiler ve zaman çok farklı hikayelerden derlendi. Yazı bittiğinde hayal ve gerçek birbirine karıştı. Gözüme güzel göründü öylece bıraktım. Ama olan taş’a oldu. Kim bilir nerede şimdi?
